SAĞLIK KÖŞESİ
 
112 ACİL YARDIM NASIL KULLANILIR !
 
Kategori: Sağlık
              Sağlık > İlk Yardım
 
 

112 ACİL YARDIM..
 

BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki 5 kişinin hayatını kaybettiği helikopter kazasının
ardından 112 Acil yardım servisine nasıl ve hangi koşullarda ulaşılabileceği konusu da gündeme gelirken, bu konuda toplumdan birçok kişinin bilgi sahibi
olmadığı belirtildi.

Buna göre, İl sağlık müdürlükleri bünyesinde kurulmuş olan 112 Acil Yardım servisleri, sabit telefonlardan, ankesörlü veya cep telefonlarından ücretsiz aranabiliyor.

Teknolojinin sunduğu imkanlar doğrultusunda 112 servisini aramak için şarjı olan herhangi bir cep telefonu yeterli. Acil yardım servisine içinde sim kart ve kontör bulunmayan bir cep telefonundan da ücretsiz olarak ulaşılıyor.

Acil yardım servisleri, dünyanın birçok ülkesinde kullanıldığı için cep telefonları bu numaraya otomatik olarak kodlanıyor ve acil çağrı yapılıyor.

Turkcell'in çözüm ortağı Teleses Yönetim Kurulu Başkanı Recep Uzelli, AA muhabirine yaptığı açıklamada, birçok kişinin pahalı ve özellikli cep telefonu almasına rağmen, bu telefonların teknik özelliklerini yeterince bilmediğini ya da kullanmadıklarını söyledi.

Toplumdaki üst düzey kişilerin bile cep telefonlarının sadece "yes" ve "no" tuşlarını kullandığını, diğer özelliklerini bilmediğini anlatan Uzelli, "Teknolojinin bize sunduğu nimetleri kullanmayı bilmiyoruz" dedi.

Herhangi bir acil durumda cep telefonuyla 112 servisinin aranması noktasında birçok kişinin bilgi sahibi olmadığını dile getiren Uzelli, 112 servisini aramak için şarjı olan herhangi bir cep telefonunun yeterli olduğunu, içinde kontör olmayan veya sim kartı bulunmayan cep telefonlarından da 112'nin
aranabildiğine işaret etti.

-TUŞ KİLİDİNİ AÇMAYA BİLE GEREK YOK-

Her operatörün bunu sağlamakla yükümlü olduğunu ifade eden Uzelli, 112'yi aramak için cep telefonunun tuş kilidini bile açmaya gerek olmadığını belirtti.

Cep telefonu operatörünün sinyalinin alınmadığı durumlarda telefonun kapatılıp, pin ekranı geldiğinde 112 servisinin aranabileceğini anlatan Uzelli, böylece en yakın ve en iyi sinyalin alındığı baz istasyonunun kullanılabildiğini kaydetti.

-"112'Yİ ARADIĞINIZDA NET İFADELER KULLANIN"-

Öte yandan, sistemin diğer yanına bakıldığında ise 24 saat hizmet veren 112 Acil Yardım servisi komuta merkezlerinde çalışan kişi sayısı il nüfusuna göre değişiyor.

Günün hangi saati olursa olsun 112 arandığında gerekli görülen durumlarda belirtilen adrese 1 doktor, 1 sağlık personeli ve 1 şoförden oluşan ekip ile tam teşekküllü ambulans yollanıyor.

Yetkililer, acil bir durumda 112 acil yardım servisi arandığında karşıdaki görevliyle sakin şekilde, net ifadelerle konuşulmasının önemine işaret ediyor.

Yardım talep edilirken yer tarifinin iyi yapılması gerektiğini ifade eden yetkililer, etrafta bulunan market, okul, cami, karakol gibi ayrıntıların belirtilmesinin söz konusu yere daha hızlı ulaşmak için önemli olduğuna dikkati
çekiyor.

Yetkililer ayrıca telefondaki 112 görevlisine hastalığın veya yaralanmanın tarifinin yapılması, hasta veya yaralı sayısı ile arayan kişinin adı, soyadı ve telefon numarasının bildirilmesi, aksi söylenmedikçe telefonun
kapatılmaması gerektiğini belirtiyor.

-"112, TELEFON OPERATÖRLERİNDEN BAĞIMSIZ"-

112 servisinin çalışma sistemiyle ilgili bilgi veren yetkililer, şunları kaydetti:
"112'yi aradığınızda karşınıza, bulunduğunuz ilin merkezindeki komuta kontrol merkezi çıkar. Yani hangi şehirden arıyorsanız o şehrin 112 görevlisi karşınıza çıkar. Cep telefonunun 112'yi arayabilmesi için en az bir şebeke tarafından sinyal alması gerekiyor. Örneğin telefonun operatörü Turkcell ve bölgede Turkcell'in baz istasyonu yok. Doğal olarak telefonla hiçbir yer aranmaz ancak çevrede Avea veya Vodafone operatörlerinden herhangi birinin baz istasyonu varsa cep telefonu bu baz istasyonunu kullanarak acil çağrı yapabilir. Yani 112,
telefon operatörlerinden bağımsızdır."
Yetkililer, 112 arandığında telefon numarasının göründüğünü ancak arayan
kişinin yerinin görünmediğini belirterek, yer tespiti için yasal prosedürün
gerektiğini belirtti.
 
DOMUZ GRİBİ NEDİR, NASIL BULAŞIR !
 
Kategori: Sağlık
 
 
Domuz gribi nedir, nasıl bulaşır?
 

Sağlık Bakanlığı, valiliklere gönderdiği genelgeyle, domuz gribi konusunda vatandaşların merak ettiği sorulara açıklık getirdi. İşte domuz gribi hakkkında merak edilenler;

“Vatandaşlar için domuz gribi ile ilgili merak edilenler” konu başlığını içeren genelgede, domuz gribi virüsünün nasıl bulaştığı, belirtileri, domuz etini ve ürünlerini yemenin güvenli olup olmadığı, hastalığın görüldüğü ülkelere seyahat sırasında yapılması gerekenlere dikkat çekiliyor.

“Domuz gribi nedir?” başlığında, rahatsızlığın, domuzlarda hastalığa yol açan bir mikroorganizma olan “influenza tip A HIN1 tipi virüsü”nün insanlarda oluşturduğu solunum yolu hastalığı olduğu belirtildi.

“Domuz gribinin insan sağlığına etkilerinin” anlatıldı bölümde ise insanlar arasında domuz gribi enfeksiyonunun, tek tek vakalar olarak ya da salgınlar halinde görülebildiği, “klinik belirtilerinin”, gribe benzeyen, ateş, baş ağrısı, boğaz ağrısı, öksürük, genel vücut ağrısı, halsizlik, bitkinlik, üşüme şeklinde olduğu ifade edildi.

Bazı domuz gribi vakalarında kusma ve ishalin, ağır vakalarda pnömoni, solunum yetmezliği ve bazen de ölümün görülebildiğine vurgu yapıldı.

VİRÜSÜN BULAŞMASI

“Domuz gribi virüsü nasıl bulaşır?” şeklindeki soruya karşılık verilen yanıtta, insanların domuz gribini genellikle enfekte olan domuzlardan aldığı ve şu andaki salgında insandan insana bulaşmanın olduğunun düşünüldüğü kaydedildi.

İnsandan insana bulaşmasında, yakın temas, hastalığı taşıyanlarla aynı ortamı paylaşmanın önemli rol oynadığı belirtildi.

“Domuz eti ve domuz ürünleri yemek güvenli mi?” başlığının yer aldığı kısımda, domuz gribinin, usulüne uygun hazırlanan domuz eti veya diğer domuz ürünlerinin yenmesiyle bulaştığına ilişkin bulgunun olmadığı ve virüsün, 70 derece ısıtılınca öldüğü bildirildi.

HASTALIĞIN GÖRÜLDÜĞÜ ÜLKELERE SEYAHAT

“Hastalığın görüldüğü ülkelere seyahat edeceğim. Neler yapmam gerekir?” şeklindeki soru şöyle yanıtlandı:

“Hastalık şu ana kadar Meksika, ABD, Kanada ve İspanya'da görüldü. Son 2 hafta içinde hastalığın görüldüğü ülkelere ziyarette bulunduysanız ve başta 38 derece'den yüksek ateş, öksürük, boğaz ağrısı, vücutta kırgınlık, ağrı, kusma, ishal gibi grip benzeri belirtileriniz varsa en yakın sağlık kuruluşuna başvurmanız gerekir. Böyle belirtilen sadece grip ya da domuz gribi hastalıkları sonucu ortaya çıkmaz. Bu durumları ayırt edebilmek için en yakın sağlık kuruluşuna başvurmak gerekiyor.”

HASTALIKTAN KORUNMAK İÇİN YAPILMASI GEREKENLER

Uluslar arası seyahata çıkanların hastalıktan korunması için yapmaları gereken unsurların yer aldığı bölümde ise halen Dünya Sağlık Örgütü yetkililerinin, seyahatin ya da ticaretin kısıtlanmasının gerekmediğini bildirdikleri ifade edildi.

Genel olarak kişisel temizlik önlemlerinin alınması, kalabalık ve havasız ortamlardan mümkün olduğunca kaçınılması, zorunlu haller dışında salgının yaşandığı bölgelere olan seyahatlerin ertelenmesi gerektiği bildirildi.

EN ETKİLİ ÖNLEM: EL YIKAMA

En etkili önlemin “el yıkama” olduğuna dikkat çekilen bölümde, öksürürken ya da hapşırırken ağız ve burnun tek kullanımlık mendil ile kapatılması ve mendilin atılması, elin sabunlanması gerektiği belirtildi.

Alkol bazı el dezenfektanlarının da kullanılabileceği anlatılan bölümde, hastalığın başlıca insandan insana, hapşırma, öksürme gibi yollarla bulaştığı düşünüldüğünde hasta kişilerle temastan kaçınmanın iyi bir korunma yöntemi olacağı kaydedildi.

Genelgede, kirli ellerle gözlerinize, burnunuza ve ağzınıza dokunmanın, buradaki virüslerin eller yoluyla yayılmasına neden olabileceği ve bol sıvı tüketerek, iyi beslenmenin önemli olduğu vurgulandı.

VAKANIN GÖRÜLDÜĞÜ YERLER

“Domuz gribi vakası nerelerde görülmüştür?” konu başlığı altında ise 26 Nisan 2009'da Meksika laboratuvarları tarafından doğrulanmış 18 vakanın ortaya çıktığı, halen araştırılmakta olan şüpheli vakaların ülkenin 32 eyaletinin 19'undan bildirildiğine dikkat çekildi.

Meksika Cumhurbaşkanı Felipe Calderon'un yaptığı açıklamalarda, 81 ölümün salgından kaynaklandığından şüphelenildiğini ve halen 374 kişinin hastanelerde yattığını ifade ettiği belirtilen bölümde, “26 Nisan 2009'da ABD, laboratuvarlarda doğrulanmış 20 vaka bildirmiştir. Bunların 8'i New York, 7'si Kaliforniya, 2'si Teksas, 2'si Kansas ve 1'i Ohio eyaletlerindedir. Şu ana kadar ölüm bildirilmemiştir. Ayrıca İspanya'da 2 vaka ve Kanada'da 6 vaka bildirilmiştir” denildi.

    
 
CİNSEL İSTEK AZALMASI(Cinsel Soğukluk),NEDENLERİve TEDAVİSİ
 
Kategori: Sağlık
              Sağlık > Cinsellik
 
 

CİNSEL İSTEK AZALMASI (Cinsel Soğukluk)

Yeterli cinsel uyarı olmasına rağmen kadının cinsel arzu duymaması durumudur. Halk arasında "frijidite" veya "cinsel soğukluk" olarak da adlandırılmaktadır.

Azalmış cinsel istek, cinsel fantezilerin ve cinsel etkinlikte bulunma isteğinin az olması veya hiç olmaması şeklinde de tanımlanabilir.

Cinsel istek; cinsel içerikli rüyalar ve fanteziler kurma, erotik materyale ilgi, cinsel etkinlikle ilgili arzuların farkında olunması, olası çekici cinsel eşlere yönelik dikkatin olması ve cinselliğin azalmasına ilişkin hayal kırıklığının olması gibi durumları kapsamaktadır.

Cinsel istek, sadece psikolojik bir durum gibi görünse de sıklıkla hormonal dengesizlik ya da tedavi gibi fiziksel durumlardan da etkilenmektedir.

İsteğin olması çeşitli faktörlere bağlıdır. Bunlar: Biyolojik içgüdü, yeterli özgüven (self esteem), cinsellikle ilgili önceki deneyimlerin olumlu olması, uygun bir cinsel eşin olması, birlikte olunan kişi ile cinsellik dışındaki alanlarda da iyi bir ilişkinin olması gibi. Bu alanların herhangi birinde sorun olması cinsel isteğin azalması ile sonuçlanabilir.

Cinsel istek azalması, hem fiziksel hem de psikolojik sorunlara bağlı olarak ortaya çıkabilir.


Fiziksel faktörler:

Yaşlanma ve menopoz
Kullanılan bazı ilaçlar
Alkolizm
Böbrek, karaciğer ve kalp yetmezliği
Tiroid hastalıkları (hipotiroidi)
Kronik hastalıklar (şeker hastalığı ve yüksek tansiyon gibi)
Nörolojik problemler (multipl skleroz, Parkinson gibi)
Ameliyatla rahimin alınması (histerektomi operasyonları)
Hormonal dengesizlikler
İlişkide ağrı hissetmedir (disparoni).

Genital organlardaki iltihaplar, rahimin ters dönüklüğü (retrovert uterus), endometriosis gibi nedenlere bağlı olarak ağrılı cinsel ilişki olması (disparoni) kadının cinsel isteksizliğine neden olabilir. Aynı şekilde menopozda ortaya çıkan estrojen yetersizliğine bağlı vajinal kuruluk ve ürogenital atrofiler de isteksizlik sebebidir.


Psikolojik faktörler:

Aşırı stres
Kişiler arası ilişkilerdeki sorunlar
Evlilikle ilgili problemler
Beden şekli ile ilgili kaygılar
Anksiyete (İçsel sıkıntılar)
Depresyondur.

Bazen kadın ve partnerinin kadın cinsel organlarının yapı ve fonksiyonlarını bilmemesi nedeni ile cinsel ilişki öncesinde kadının uyarılması sağlanamamakta, bu durumdaki kadın da cinsel istek duymamaktadır.

Yine, cinsel travma (tecavüz), önemli yaşam olayları (ailede birinin ölümü, çocuk doğumu, taşınma gibi) ve cinsel ilişki ile bazı olumsuz anıların yerleşmesi gibi durumlar da psikolojik nedenler arasındadır.

Bazı durumlarda bir kadının cinsel ilişkide bulunması bir suç veya günah olarak algılanabilmekte, bağlantılı olarak cinsel arzu duymak suçluluk duygusuna neden olabilmektedir.

Cinsel isteksizlik problemi genç kızlıktan bu yana olabileceği gibi çoğunlukla normal cinsel fonksiyonu olan kadında sonradan da ortaya çıkabilir.

Bazen cinsel istek azalması bir ilişkideki bozulmanın bir işareti de olabilir. Öfkeli, korkulu ya da zihni dağınık kişiler genellikle cinsel yakınlık için istek duymazlar. Cinsellikten uzun süre uzak kalmak da cinsel dürtüyü bastırabilir.

Cinsel isteğin az olması kadınlarda cinsellikle ilgili en yaygın şikayetlerdendir. Kadınların yaklaşık %33'ünün hayatlarının bir döneminde cinsel ilgi ya da istek azalmasıyla karşı karşıya kalacağı tahmin edilmektedir. Oranlar yaşa bağlı olarak artmaktadır. 18-24 yaşları arasındaki kadınların % 32'si cinsel istek azlığından etkilenirken bu oran 30-34 yaş grubunda % 29.5 ve 35-39 yaş grubunda % 37.6'dır.

Genel toplumda cinsel istek azlığının % 20 civarında olduğu tahmin edilmektedir.



Cinsel Tiksinti Bozukluğu

Cinsel isteğin daha şiddetli bir derecede azalması ve hatta ortadan kalkması durumudur.

Cinsel tiksinti bozukluğu olan bireyler cinsel aktivitelerden kaçınırlar. Kendilerine cinsel yönden yaklaşıldığında korku, kaygı ya da iğrenme ifade ederler. Bu durum belirgin bir sıkıntıya ve kişiler arası ilişkilerde zorluklara neden olur.

Şiddetli derecede cinsel tiksinti bozukluğu olan kişilerde cinsellikle ilgili durumlarda panik atağa varan sorunlar yaşanabilir.
Bu sorun "travma sonrası (posttravmatik) stres bozukluğu" gibi başka psikolojik sorunlarla bir arada da görülebilir. Bu bozukluk tecavüze uğrama ya da çocuklukta istismar gibi cinsel saldırıya maruz kalınan durumlarda, cinsel birleşmenin ağrılı olduğu durumlarda ya da cinsel dürtü ile utanç, suçluluk gibi duygular arasında farkında olunmayan bir bağlantı olduğunda ortaya çıkabilir.



Cinsel İstek Bozukluklarında Tedavi

Tedavi, neden olan faktörün ortaya konmasından sonra mümkündür. İsteksizliğe neden olan neden kadın hastalıkları veya başka bir fiziksel hastalıksa öncelikle bunun tedavisi gerekmektedir.

Herhangi bir organik hastalık saptanamamışsa isteksizliğin nedeni psikolojiktir. Bu durumda çiftlerin birlikte psikiyatrik yardım alması gerekmektedir. Bu tedavi sırasında kadında cinsel isteksizliğe neden olan durumlar açığa çıkartılır.

Bu arada bir jinekolog tarafından cinsel "erojen (duyarlı) bölgeler" (meme uçları, klitoral bölge, kulak çevresi, boyun, bacaklar gibi) ve bunların nasıl uyarılacağı çiftlere anlatılır. Kadına çatı kaslarını kasıp gevşetme egzersizleri öğretilerek vajenin daha duyarlı hale gelmesi sağlanır.



Kadınlarda Cinsel İsteği Artırmada Kullanılan İlaçlar
Sorunun karmaşıklığı ve bireylere özgü oluşu göz önüne alındığında işe yarayan tek bir yöntemin olamayacağı açıktır.
İçlerinde sildefanil (viagra) de olmak üzere cinsel uyarılma üzerine etkili olduğu düşünülen bir grup ilaç halen araştırılmaktadır. Bu ilaçların çoğu genital bölgedeki kan akımını artırarak etkili olmaktadırlar.

Hem kadınlar hem de erkeklerde "testosteron hormonu" libido (cinsel istek-enerji) açısından önemli olduğundan cinsel istek azalmasının tedavisinde -tabi ki hekim gözetimi altında- kullanılabilmektedir.

Testosteron tedavisi ile karaciğer hasarı, kalp hastalığı riskinde artış olması gibi yan etkilerin oluşabileceği de dikkate alınmalıdır.
Yine menopoz sonrası dönemlerde kullanılabilen bir takım hormon tedavileri ile antidepressanlar cinsel istek problemlerinde tedavi olanağı sunabilmektedir.

"Feromon"ların cinsel istek bozukluklarının tedavisindeki yeri de giderek daha fazla araştırılmaktadır.

Bunlar dışında eğitim amaçlı erotik videolar da yararlı olabilir. Ancak cinsel tiksinti bozukluğu olanlarda erotik videolar kaygıyı artırabileceği için önerilmez.



Cinsel Uyarılma Bozukluğu
Cinsel uyarılma cinsel cevap döngüsünün ikinci evresidir. Cinsel uyarılmanın kesin olarak psikolojik bir yönü olsa da aynı zamanda fizyolojik değişikliklerin görüldüğü ilk evredir.

Kadınlarda cinsel uyarılma; pelvik bölgeye kan akımının artması, vajenin ıslanma ve genişlemesi, dış genital organların şişmesi ile karakterizedir. Bu değişikliklerin altında yatan mekanizma çok açık olmasa da cinsel uyarılma, otonom sinir sisteminin uyarılması ile ilişkilidir.

Kadın cinsel uyarılma bozukluğu, cinsel cevabın genel uyarılma yönünün ortadan kalkmasıdır. Bu durumda kadınlarda vajinal kayganlaşma ya da genişleme olmadığı gibi erotik duyumlar da hissedilmez.

Bu durumda fiziksel temas tiksindirici gelebilir veya belli bir noktaya dek temas zevk verebilir. Uyarılma sorunu olduğunda orgazmla ilgili sorun da olacaktır. Bir araştırmada mutlu bir evlilikleri olan kadınların % 33'ü cinsel uyarılmayı sürdürmede zorluk tanımlamışlardır.

Bu problem, kadının yaşamın belli bir döneminde ortaya çıkabilir ya da genç kızlıktan beri hiç cevap olmayabilir. Nedenlerine gelince;

Cinsel uyarılma ile ilgili sorunlar bazı fiziksel durumlar ve yaşam dönemleri ile ilişkili olabilir. Diyabet, sigara kullanımı, cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve sinir hasarları hem kadın hem de erkekte cinsel uyarılmayı olumsuz etkileyebilir.

Emziren kadınlarda vajinal ıslanmada azalma olabilir.

Menopoz döneminde ve sonrasında östrojenin azalması da uyarılmayı zorlaştırabilir.

Bazı ilaçlar da uyarılmayı bozabilir. Örneğin antidepresanlar, antihipertansifler ve antihistaminikler bu tür yan etkiye sahiptir.

Bu işlev bozukluğunun en yaygın nedenleri arasında suçluluk ve düşmanlık yer almaktadır. Suçluluk genellikle cinsel ilişkiden hoşlanma isteği ile bunu yapmaktan duyulan korku arasındaki iç çatışmayı içine alır. Düşmanlık ise sıklıkla eşle ilgilidir.

Kadında cinsel uyarılmayı artırmaya yönelik tedaviler genital bölgeye kan akımını artırarak ya da ıslanmayı kolaylaştırarak etkinlik gösteren ürünler üzerine denemeler sürse de bunların pek çoğu henüz deneysel düzeydedir.

Bazı kanlanmayı arttırıcı kremlerin cinsel uyarılmayı düzeltici etkisi de araştırılmaktadır.

Sempatik sinir sistemini uyaran ilaçlar, yohimbin, sildefanil gibi ağızdan kullanılan ilaçlar da araştırılmaktadır. Bu ilaçlar kan akımını artırarak ya da sinir sisteminin bazı bölümlerini uyararak etki ederler.

 
STRESTEN ve KENDİNİZE YAPTIĞINIZ BASKIDAN KURTULUN !
 
Kategori: Sağlık
              Sağlık > Ruh Sağlığı
 
 

 

Kendinize yaptığınız baskıdan hemen kurtulun

Yarattığınız stresin vücudunuzda kronikleşmesini engelleyebilirsiniz. Dolan deponun bir şekilde boşaltılması gerekiyor. Vücut rahatladıkça patlama ihtiyacı azalır. Böylelikle kendimize çok daha az zarar veririz.

Süregelen bilimsel araştırmalarla tıp bilgisi geliştirildiği halde, sağlıklı yaşamak için bildiğimiz gerekli temeller yıllardır pek değişmiyor. Mesela hepimiz sigara içmenin zararlarını biliyoruz. Bol sebze, meyve ve tahıl içeren bir diyet, egzersiz yapmak ve stresten olabildiğince uzak durmak gerektiğini biliyoruz. Konu stres olunca ne yapacağımızı biliyoruz da, sorun nasıl yapacağımız... Motivasyonu nasıl yaratacağımız, nereden başlayacağımız ve ipin ucunu kaçırmadan nasıl devam edeceğimiz...

MİNİK RAHATLAMALAR
2003 yılında Sabah'ta bu sayfayı yazmaya başladığımda "Biz ülke olarak stresin içine o kadar batmışız ki bizden hayır gelmez" inançlarını inatla sürdüren çok kişiden mail alıyordum. Ancak boşvermişliğin, inkar etmenin ve kaçmanın uzun vadede bir çözüm getirmediği, daha da çok sorun yarattığı bir gerçek. Her geçen gün daha çok insan, daha kendi kontrollerinde bir hayat yaşamak için arayışa giriyor. Kontrolden çıkmaya başlayan stres seviyelerini kontrol altına almak için artık bir şeyler yapmaları, adım atmaları gerektiğini farkediyorlar. Çok geç akıllanmadan, çok erken yaşlanmadan.. Benliğimizin bir parçası haline gelmiş ön yargılarımız, esiri olduğumuz negatif iç diyaloğumuz ve reaksiyonlarımızla yaşayıp vücudumuza negatif enerjiyi depolamak, zarar görmek çoğumuzun alışkanlığı. Stres karşısında farklı seçimlerimiz olduğunu görmek ve görmeyi sürdürebilmek alışkanlığını kazanmamız gerekiyor. Bunun için sizlere nereden başlayabileceğinize ve bu alışkanlığı nasıl oturtabileceğinize dair küçük küçük adımlar önermek istiyorum. İlk adım, şimdiki durumunuzun ne olduğunu farketmek. Değişebilme süreci, önce yaşama bugüne kadar nasıl yaklaştığınızı net bir şekilde görebilmekle başlar. Mesela yaşantınızın birçok yönünde kontrolünüz altında olmayan şeyler için bile ne kadar boşa kürek çektiğinizi farketmez, enerjinizi tükettiğinizi ama yine de hiçbir şeyin değişmediğini görmezseniz, aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar beklemeye devam edersiniz. Ancak kireçlenmiş, fonksiyonsuz alışkanlıklardan, ön yargıdan kurtulmak tabii ki kolay değil. Alıştığımız, bildiğimiz şey, bize zarar verse, gelişmemize engel olsa bile, kolayı seçmek k e n d i m i z güvende hissettiriyor. Çoğumuzun aklı çok geç olduktan sonra yerine geliyor. Önemli olan düşüncemizin ne kadar kontrolü altında yaşadığımızı görüp, kendi kendimize yaptığımız
baskıyı gerçekten farketmek, bu baskıyı minimuma indirebilecek seçenekleri kullanmayı öğrenmek, yeni alışkanlıklar yaratmak ve bunları tekrarlayarak kuvvetlendirmek... Yani otomatik pilottaki yaşantıdan seçimlerimizin olduğu bir yaşantıya geçişi sağlamak.


DEPOYU BOŞALTIN
Bunun için gereken adım da vücudunuzun tepkilerini tanımaktan başlıyor. Yani vücudunuzun strese karşı alışkanlık haline gelmiş tepkilerini birer birer farketmek, stresi bedeninizin hangi bölgelerinde topladığınızı anlamak ve bu bölgeleri rahatlatmayı alışkanlık haline getirmek. Vücut rahatladıkça patlama ihtiyacı azalır. Bu şekilde kendimizi kötü hissettiğimiz durumlarda verdiğimiz tepkileri değiştirme şansımız çıkar ortaya. Negatif hissetmemizde hiçbir mahsur yok, problem olan, bize zarar veren negatif tepkilerimiz. Kendi kendimize yarattığımız, stresin vücudumuzda kronikleşmesini engelleyebiliriz. Dolan deponun bir şekilde boşaltılması gerekiyor. Benim mini rahatlamalar dediğim gün boyunca yaratabileceğiniz pek çok mini anlarda, bir zırh halini almış vücudunuzdaki gerginliği, kasılmayı çözebilir ve bu rahatlığa kendinizi bırakabilirsiniz. Bu şekilde, gerginliğe bağımlı kalmamayı vücudunuza alıştırırsınız. Vücudunuz bu tip bir rahatlığa bir kez alışmaya başladı mı o üst üste toplanan negatiflik içinizde kaskatı sıkışıp, kalmıyor, bir yandan da akıp gidiyor. Bu şekilde olaylara tüm benliğinizle tepki göstermeyi bırakırsınız. Boşverdiğiniz, kaçtığınız veya zayıf olduğunuz için değil, vücudunuz daha rahat ve güvende hissettiği için. Bu şekilde sorunlarınıza sürekli tepki vererek yaşayacağınıza, daha yaratıcı çözümler getirmeye başlarsınız.


STRESE KARŞI KOYMAK
Türkiye şartlarında yaşayan pek çok kişinin bu başlığı okur okumaz "Hadi canım, olur mu öyle şey" dediğini gözümde canlandırabiliyorum. Çünkü birçok insan strese karşı koymadan yaşamayı hiçbir şeye sinirlenmeyecek, tepki göstermeyecek, kötü niyetlileri, zor yaşam koşullarını görmezden gelecekler gibi değerlendiriyor. Bunun mümkün olmadığını ben de biliyorum. Burada kendi kendimize yarattığımız stresten ve baskıdan söz etmek istiyorum. Kontrolümüz ve isteğimiz dışında gelişen her şey bizim için stres unsuru. Eh, ins a n o ğ l u n u n kontrol mekanizmasının ne kadar kuvvetli olduğunu gözönüne alacak olursak, stresten neden bu kadar yıprandığımızı anlamak için deha olmaya gerek yok. Bu kontrol ve savunma sistemimiz vücudumuzu bir zırha çeviriyor. Üstüne vücudumuzu atak etmeye ve kaçmaya hazır tutan o küçük endişeler eklenince duygusal olarak yorulup, tükeniyor ve netliğimizi kaybediyoruz. Çoğu zaman daha elimizde geçerli bir sebep olmadan bile kontrolü elden kaybetmemek adına baskıyı arttırıyoruz. Şimdi bu mekanizmayı yumuşatabilecek bazı tekniklerden bahsedeyim. Geçen hafta farkındalılığı geliştirebilmek için önce vücudunuzun hislerinize karşı tepkilerini tanımanız gerektiğinden bahsetmiştim. Yani vücudunuzla nefesinizin ilişkisini anlamanızdan. Gün akışı içinde stres nedeni ne olursa olsun, ister eşinizle kavga etmis olun, ister patronunuza sinirlenin, vücut en çok kendinize yaptığınız baskıdan yoruluyor. Yani size zarar veren o olay değil, o olaya verdiğiniz tepki. Eğer farkında yaşamıyorsanız tepkileriniz bilinçsiz reaksiyonlardır ve vücudunuz sürekli bu negatiflikle yüklendikçe küçücük sorunları bile tolore edemeyip patlarsınız.


STRES NERENİZDE?
Düşünceniz ne olursa olsun, vücudun bundan zarar görmesini engellemek önemli. Mesela bir şeye öfkelendiğiniz, endişe duyduğunuz veya korktuğunuz zaman bu hissi vücudunuzun hangi bölgesinde hissediyorsunuz? Çoğu insan kronik bir şekilde nefesini tutar, omuzlarını kasar, dişlerini, yumruklarını sıkar, karnında bir burulma hisseder. Derslerimde öğrencilerime omuzlarını rahat bırakmalarını söylerim, çoğu bıraktıklarını sanırlar. Sonra kalkıp, birkaç kişinin omuzuna yavaşça dokunduğumda omuzlarının ağır bir yükü bırakıp rahatladığı gibi düştüğünü görürüm. Yani çok kişsi için bedenlerini kasarak yaşamak o kadar kendilerinin bir parçası olmuş ki, farketmiyorlar bile! Stresi vücudunuzun hangi bölgesinde taşıdığınızı farkedin. En basiti araba kullanırken veya bilgisayar önünde çalışırken nefesinizi tutup, omuzlarınızı kastığınızı farkettiğiniz her an rahat bırakın kendinizi. Bir süre sonra alışkanlık halini almış bu fiziksel tepkilerimizin hepsini farkedip, negatifliğin vücudumuza yayılmasını engelleriz bu da kendimizi daha iyi hissettirir. Vücudun verdiği sinyalleri görmeye başlarız. Yaşadığımız anı olduğu gibi, yani düşüncemizin senaryoları ve yargılarımızla değil, tüm gerçeği ile yaşarız. Bu durumda özellikle bizi rahatsız eden bir olay karşısında (kendi önyargılarımızla daha da dolduğumuz için) aldığımız tehditten yoğun tepki vermeyi bırakırız. Alışkanlık haline gelmiş bilinçsiz tepkilerimizi görmemizi sağlar ve farketmediğimiz seçimlerimiz de daha net ortaya çıkar. Küçük bir örnek vereyim. Trafikte araba kullanırken düşüncelerinize dalmış gitmişsiniz, sürekli kendinize konuşuyorsunuz. Bu arada omuzlarınız kasılmış, dişlerinizi muhtemelen kasıyorsunuz ve ancak yaşayacak kadar nefes alıyorsunuz. Tamamen düşüncenizin senaryosuna kendinizi kaptırıp gitmişsiniz... Vücudunuza yaptığınız baskının farkında değilsiniz... Vücudunuzda toplanan bu tip bir gerginliği bırakabilmeniz için de önce farketmeniz gerekir öyle değil mi? Bu farkındalılığı kazandığınız anda böyle bir ortamda vücudunuza yaptığınız baskıyı, gerginliği rahatlatabilirsiniz.

 
HAMİLELİKTE BESLENME NASIL OLMALIDIR !
 
Kategori: Sağlık
              Sağlık > Hamilelik
 
 
 
 



Hamilelikte düzenli ve dengeli beslenme anne ile bebeğin sağlığı açısından büyük önem taşır. Anne adayının hamileliği süresince fast food, dondurulmuş hazır yiyecekler, gazlı içecekler ve hazır eriştelerin tüketiminden kaçınması gerekir.



Hamilelikte Neler Yenilebilir?

Soya sütü: Tercihe göre çikolatalı, sade ya da vanilyalı olabilir. Bir kutu küçük soya sütünü her zaman çantanızda bulundurun. Böylelikle hamilelik sırasında ihtiyacınız olan günlük kalsiyum ve D vitamini ihtiyacınızı kolaylıkla karşılayabilirsiniz.

Bir avuç kuru üzüm: Atıştırma ihtiyacınızı da giderecek kuru üzüm, günlük almanız gereken demirin dörtte birini ve protein miktarının da bir kısmını karşılar.

Yoğurt: Kaçınılmaz, hafif, doyurucu...Günlük kalsiyum ihtiyacınızın %25'ini karşılayan bu lezzetli süt ürünü; protein, çeşitli vitamin ve mineraller açısından da besleyicidir.

Hazırlanması kolay tahıl gevrekleri: Hazırları da bulunan müslileri yulaf ezmesi, kuru meyveler ve badem kullanarak kendiniz de hazırlayabilirsiniz.

İyice yıkanmış salata: Dışarıda olduğunuz zamanlarda kafe ve restoranların birbirinden lezzetli salatalarıyla kendinizi ve büyümekte olan bebeğinizi şımartın.

Havuç dilimleri: İnce ince doğrayacağınız havuçları, limonlu sos eşliğinde veya yoğurtla günün her vaktinde yiyebilirsiniz. Karnıbahar, brokoli ve ıspanak gibi sebzeleri akşam yemeğine saklayın.

Az yağlı dil peyniri: Yağ oranı düşük, aynı zamanda lezzetli ve besleyici...

Portakal suyu: Günlük C vitamini ihtiyacınızın yarısını bol bol portakal suyu içerek karşılamış olursunuz. Aynı zamanda kalsiyum ihtiyacınızın da %15'i portakal suyuyla karşılanmaktadır.

Mısır gevrekleri: Ama bunların şeker kaplı olanlarından kaçının, doğal olanlarını tercih edin. İçinizin ezildiğini hissettiğiniz anlar için, bir dakika içinde hazırlayıp tadını çıkarabilirsiniz.

Az yağlı peynir çeşitleri: Günlük protein ve kalsiyum ihtiyacınızı karşıladığınızdan emin olun.

Kaçınılması Gereken Yiyecekler:

Marketlerde satılan hazır erişteler: Yağ ve tuz oranları yüksek olduğu için kaçının.

Gazlı İçecekler: Midenizi kalorisiz sıvılarla doldurduğunuzda, besleyici içeceklere yer kalmayacaktır. Bunun yerine az yağlı süt ve meyve suyu içmeyi tercih edin.

Hazır yiyecekler: Bu yiyeceklerin fast food'dan daha iyi olduğu kesin ama içerdikleri koruyucu maddeler yüzünden kaçınılması gerekenler arasında.

Dondurulmuş hazır yiyecekler: Bunlarda yağ ve tuz oranı çok yüksektir. Bunun yerine fırına atacağınız bir patatesi, eritilmiş peynir eşliğinde yiyebilirsiniz.
Göbek salata: Canınız salata çektiğinde daha besleyici olan marulu tercih edin.

 
GÜNDE BİR BARDAK VİŞNE SUYU ve MUCİZESİ !
 
Kategori: Sağlık > Sağlıklı Beslenme ve Diyet
              Sağlık > Alternatif Tıp
 
 

Günde bir bardak vişne suyu

 
Gün boyunca içilen bir bardak vişne suyunun ne gibi mucizeler yaratacağını biliyor musunuz?

Yakut kırmızı rengi ile reçelini yemeğe alıştığımız vişne, içerdiği mineral ve vitaminler sayesinde, birçok hastalığa karşı koruma kalkanı yerine geçiyor. İçeriğinde bulunan ve meyveye kırmızı rengini veren “antosiyanin” ise vişneye hücre yenileme yani antioksidan özelliğini kazandırıyor. Günde bir bardak vişne suyu tüketimi ile vücut günlük antioksidan ihtiyacını karşılıyor. Kalp ve damar hastalıklarından kansere hastalık riskini azaltmaya yardımcı olan vişne, kas ağrılarının hafifletilmesi, hafıza gelişimi ve kilo dengeleme gibi konularda da etkin rol oynuyor.        

Tam bir vitamin ve mineral deposu olan vişne meyvesinde bulunan A ve C vitamini ile sodyum, potasyum, kalsiyum ve fosfor mineralleri, özellikle ateşli hastalıklara karşı güçlü bir silah.    
Vişnenin “ekşi” artıları                           

Ferahlatıcı etkisi yüksek bir meyve olan vişnenin şeker oranı kirazdan düşük olduğu için daha az kalori içeriyor. Diareyi kesmesi ve idrar söktürücü özellikleri, mide ve karaciğerin düzenli olarak çalışmasına yardımcı olmasının yanı sıra, vücutta biriken fazla suyun dışarı atılmasında etkin rol oynuyor. Sindirim sisteminin dengeli ve düzenli fonksiyonu için önemli bir meyve olan vişne ile ilgili yapılan ön araştırmalar gösteriyor ki; vişnedeki “antosiyanin”ler, kolon kanseri riskini de önemli ölçüde azaltıyor.
Antosiyanin ne işe yarıyor?                   

Kırmızı ve mor renkli meyve ve sebzelerde, çiçeklerde, morumsu yapraklı ağaçlarda bulunan renk verici bir madde olan antosiyanin, içinde bulunduğu meyvede çok güçlü bir antioksidan yani hücre yaşlanmasını önleyici bir etki yaratıyor. Antosiyanin yardımıyla sağlıklı dokuları ve hücreleri koruyan vişne böylelikle, anti-aging özelliği de taşıyor ve kanser ile kalp ve damar hastalıklarına yakalanma riskini azaltıyor. Antosiyanin oranının yükseldiği koyu renkli olan vişnelerde, aynı zamanda daha fazla miktarda minerale rastlanıyor.
Japon beslenme uzmanları tarafından, Tsuda Üniversitesi’nde 2003 yılında gerçekleştirilen bir araştırmaya göre, hipoinsülinemi ve hipoglisemiye yol açabilen yüksek yağ içeren besinlerin verdiği söz konusu zararlar, antosiyanin sayesinde dengelenebiliyor. Diğer bir deyişle, şeker düzeyi düşük olan vişne, kilo kontrolünde önemli bir görev üstleniyor. Michigan Üniversitesi’nde yapılan çalışmalar, antosiyanin maddesinin kolesterolün, kan şekerinin düşürülmesi ve karaciğerde daha az yağ birikimi konusunda çok etkili olduğunu ortaya çıkarıyor. Vişne ise, antosiyanin açısından en zengin meyveler arasında yer alıyor.
Beslenme uzmanları, günlük antioksidan ihtiyacının karşılanması adına günde 3,000 – 5,000 ORAC (Oksijen Radikalleri Emilme Kapasitesi) ünite alınmasını öneriyor. Yaklaşık 100 gram vişne suyu konsantresinde ise, 12,800 ORAC ünite bulunuyor. Bu da gösteriyor ki, günde bir bardak olarak tüketilecek vişne suyu, vücudun antioksidan
Doğal ağrı kesici

Michigan Eyalet Üniversitesi tarafından yürütülen bir araştırmaya göre, “antosiyanin” olarak bilinen kırmızı kimyasalların aynı zamanda kas ağrılarını hafifletebileceği belirtiliyor. Spor egzersizleri ve ağırlık çalışmalarının hemen sonrasında oluşan geçici kas zedelenmelerinde, içeriğindeki antosiyanin sayesinde vişne etkin rol oynuyor. Yaklaşık olarak 100 – 120 vişnenin antosiyanin içeriğine sahip olan bir şişe vişne suyu, ağrı kesici yerine doğal ve keyifli bir alternatif sunuyor.
 
DOĞRU BESLENME ve DİYET
 
Kategori: Sağlık > Sağlıklı Beslenme ve Diyet
 
 

Az değil doğru beslenin

Yaza daha sağlıklı ve güzelleşerek girmek için doğru beslenmenin çok önemli olduğunu söyleyen Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Zehra Akören, "Yaza girerken metabolizmanın çalışması da değişir. Doğru beslenme ile metabolizma daha çok çalışabilir. Bunun için baharat ve otlardan faydalanılmalı" dedi.

Yaz aylarına girildiği bu dönemde, fazla kilolardan kurtulmak ve sağlıklı bir yaz geçirmek isteyenlerin beslenmelerine dikkat etmeleri gerektiği belirtildi. Her insanda farklı olan metobolizmanın sağlıklı çalıştırılması halinde daha formda kalınabileceğini belirten Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Zehra Akören, özellikle sebze ve meyve tüketilmesi tavsiyesinde bulundu. Beslenmenin karın doyurmak olarak algılanmaması gerektiğini söyleyen Akören şöyle konuştu:

BİBERİYE VE KEKİK KANI TEMİZLER

"Metabolizmanın çalışması, yaşa, boya, cinsiyete, gündelik aktiviteye göre değişir. Beslenme karın doyurmak değildir. Beslenme vücudun ihtiyacı olan 40 çeşit besini gün içinde almak demektir. Vücudumuzun metabolik fonksiyonlarını yaza hazırlamak için bu dönemde beslenmemize dikkat etmemiz ve hareket etmeye özen göstermemiz gerekiyor. Öncelikle mevsim değişikliklerinde baharatlardan ve otlardan faydalanmak gerekir. Otlar ve baharatlar kanımızın temizlenmesini sağlar. Mesela biberiye, kekik gibi baharatlar metabolizmanın çalışmasında çok etkili baharatlardır. Biberiye et yemeklerine eklenebilir, salatalara konabilir, yağı kullanılabilir. Aynı şekilde kekik yemeklere, salatalara katılabilir. Zencefil de çok önemli bir bitkidir. Depresyondan bağırsakların düzgün çalışmasına kadar pek çok faydası vardır.

Bahar aylarında beslenme listemizde sebze ve meyvelerin olması çok önem taşır. Sebze ve meyveler betakaroten ve mikro besin öğeleri, vitaminler ve antioksidantlar içerir. Betakaroten cildimizin güzelleşmesi ve parlaklığı için çok önemlidir. Dolayısıyla öğünlerimizde gökkuşağı gibi bir salata olması hem sindirim sistemi, hem de cildin yenilenmesi için çok yararlıdır. Baharda çıkan enginar da karaciğerin en iyi dostudur. Özellikle karaciğer rahatsızlığı olanlar 31 gün buharda pişmiş birer enginar tüketsinler".

Sağlıklı ve doğru beslenme için düzenli ve olması gereken gıdaların tüketilmesi tavsiyesinde bulunan Akören, beslenme listemizde olmaması gereken şeyler ve yapılan hataları ise söyle sıraladı :

"Öğün sırasında taze sıkılmış meyve sularını içmek doğru değildir. Meyve suları ara öğünlerde alınmalıdır. Çünkü yemekle kalori alınıyor, meyve suyundan ise ekstra kalori alınıyor. Fazla kalori almak hiperglismiye yani kan şekerinin hızla yükselmesine neden olur fazla yükselen şeker, fiziksel aktivite ile yakılamıyorsa öncelikle karın bölgesinde yağa dönüşerek kilo alımını tetikler. Öğün esnasında enerjisi fazla besin tüketmek yorgunluk halsizlik ve uyku hali oluşturur. Öğünlerde hacim olarak büyük,

besin değeri yüksek, enerji değeri düşük gıdaları tercih etmek daha sağlıklıdır. Gece yatmadan önce kefir, süt ya da yoğurt gibi kalsiyumlu bir gıda almakta yarar vardır. Çünkü kalsiyum emilimi gece fazlalaşır. Ayrıca kalsiyum sinir sistemini onardığından, kalsiyumlu gıda almak, daha derin ve sakin bir uyku sağlar. Beyaz pirinç yerine rafine edilmemiş esmer pirinç ya da kızıl pirinç; beyaz ekmek yerine çavdarlı ekmek tercih edilmelidir. Tabii ki bu öneriler sağlıklı bireyler için. Kırmızı etli yemekleri

özellikle orta yaş grubu üstünün, akşam öğünleri yerine öğlen öğünlerinde tüketmesi tercih edilmelidir. Kırmızı etin sindirimi zor olduğundan, fiziksel aktivitenin daha yoğun olabileceği öğlen öğünlerinde tüketilmesinde yarar vardır. Ancak çok sıcak aylarda kırmızı et tüketimi azaltılmalıdır. Bol sıvı veya sıvı içeren gıdalar almaya özen gösterilmelidir. Bu daha çok su içmek demek değildir. Su ihtiyacı kişiden kişiye değişir. Aldığımız gıdalarda bulunan su, su ihtiyacımızın önemli bir bölümünü karşılayabilir".

 
BAHAR YORGUNLUĞU NEDİR ve NASIL ÖNLENEBİLİR
 
Kategori: Sağlık
 
 

BAHAR YORGUNLUĞU
 

 

Uzmanlar, hareket etmeyi, bol güneşlenmeyi, yürüyüş yapmayı ve b ve c vitamini almayı öneriyor.

 

Göğüs ve kalp hastalıkları uzmanları, psikiyatrisiler ve diyetisyenler, bahar aylarında ısınan havaların özellikle romatizma, astım, kalp, mide ülserleri ve hipertansiyon gibi rahatsızlıkları bulunanları etkileyebileceğini belirterek, önlem alınmasını istiyor.

 

Uzmanlar, bahar aylarında insan metabolizmasında oluşan değişikliklerin beraberinde yorgunluğu da getirdiğine işaret ederek, bahar yorgunluğunun bir hastalık olarak tanımlanmadığını ama önlem alınmazsa kronikleşebileceğini kaydediyor.

 

Uzmanlara göre, havaların yavaş yavaş ısınmasıyla birçok kişide halsizlik, yorgunluk, eklem ağrıları, uyku isteği gibi ortak şikayetler görülüyor. Bu yakınmaların çoğu bahar yorgunluğuna bağlanıyor. Bu yorgunluğa bağlı olarak kalp ve romatizma hastalarında yakınmaların arttığı da belirtiliyor.

 

Havadaki elektrik artıyor

 

Uzmanlar, bahar mevsiminde havadaki elektrik yükünün arttığını, bu yükün iyonlar aracılığıyla taşındığını belirterek, pozitif ve negatif değerde iki tür iyondan pozitif olanlar arttıkça vücuda zindelik geldiğini, negatif yüklü iyonların artmasının ise yorgunluk, halsizlik ve gerginliklere neden olduğunu ifade ediyor.

 

Uzmanlara göre, havadaki elektrik yükü şehirlerde daha fazla görülüyor ve taşıtların havayı kirletmesi, sanayi atıkları, trafik elektrik yükünü artırıyor.

 

Elektrik yükünün yoğunluğu, bahar mevsiminde sinir gerginliğini ve stresi tırmandırıyor. Bu durum, damarlardaki büzülmeyi artırıyor. Damarlardaki büzülme midede olursa ülsere bile neden olabiliyor.

 

Diyetisyenler ise bahar mevsiminde sebze ve meyvelerin yanı sıra bol sulu gıdalar yenmesini öneriyor. Çünkü meteorolojik değişiklikler yüzünden vücuttaki su oranında bozukluklar görülebiliyor.

 

Önlemler

 

Baharda vücudun daha çok vitamin ve minerale ihtiyacı olduğunu belirten uzmanlar, şu uyarılarda bulunuyor:

 

-Vücut özellikle de B ve C vitaminleri ile potasyuma ihtiyaç duyar. B ve C vitaminleri sebze ve meyvelerde, potasyum da domates, patates ve kayısıda bol miktarda bulunur. Bu nedenle meyve, sebze, patates, kayısı tüketimini artırın.

 

-Günde 3 litre su için. Yemek yemeden ve yatmadan önce azar azar içerek vücudunuza ihtiyacı olan suyu sağlayın.

 

-Uyku ritmine dikkat edin. Rahat bir uyku için yatağa girmeden önce günlük bütün stres nedenlerinizi aklınızdan uzaklaştırın. Hoşunuza giden konuları düşünün veya hoşlandığınız bir film seyredin.

 

-Hareket edin, bol bol güneşlenin, yürüyüş yapın.

 

-Alkol kullanıyorsanız, mümkün olduğunca azaltın. Çünkü yorgunluktan kurtulmak için alkole sarılmak çözümü zor problemleri ortaya çıkarabilir.

 
BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ NEDİR !
 
Kategori: Sağlık
 
 

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ TANIYALIM
 

 

İnsan vücudu, hastalıklara karşı bir savunma sistemi ile donatılmıştır ve bu yüzden de kendi kendini iyileştirme yeteneğine sahiptir. Hastalığa yol açan maddeler tarafından uyarıldığında bu sistem hemen harekete geçer. Bu bazen adaptasyon tepkisi olarak adlandırılır. Sistem, yabancı olarak algıladığı bir mikroorganizma ile karşılaştığında, belirli hücreler bundan kurtulmak için savaşmaya başlar.

 

Aşılama bağışıklık kazanmanın suni şeklidir. İşlemden geçirilmiş ya da ölü organizma aşı içinde vücuda enjekte edilir. Her gelişmiş sistemde olduğu gibi,sistem kötü işlediğinde sonuçlar ciddidir.

 

Bağışıklık Sisteminde Dengeyi Korumak;

 

Bağışıklık sistemini dengede tutmak önemlidir. Güçsüz bağışıklık sistemi gibi aktif olan sistemde sorun oluşturabilir. Bağışıklık sistemini dengede tutmak için anti-oksidan mikro besin maddeleri sağlayabilir. Dengede tutmak için ilk önce C ve E vitamini betakaroten ve selenyumun vücut tarafından alınması çok önemlidir. Bunun dışında taze meyve ve sebze yemeyi ihmal etmemek gerekir.

 

Bağışıklık Sistemini Olumsuz Etkileyen Besinler...

 

1.FLÜORİD: Bağışıklık sistemini yavaşlatır,beyaz hücrelerin yabancı hücreleri yok etme gücünü azaltır. 

2.CIVA: Vücudun enfeksiyonla savaşma gücünü olumsuz etkiler,antikorlarınkendi hücrelerinin zehirlenmesine yol açar. 

3.KADMİYUM: Antikor içeren bazı enzimlerin fonksiyonlarını baskılar. 

4.ALÜMİNYUM: Kalsiyum kullanımını engeller,hemoglobin üretimini etkiler.

 

Etkin Bir Bağışıklık Sistemi...

 

* Enfeksiyonların şiddetini azaltacaktır. 

* Soğuk algınlığı,nezle ve diğer enfeksiyonlara yakalanma riskini azaltacaktır. 

* Kanser hücrelerinin yok edilmesini en yüksek seviyeye çıkaracaktır. 

* Canlılığı azaltan toksit kimyasalların birikmesini önleyerek,enerji düzeylerini arttıracaktır. 

* Vücudu çevredeki radyasyon ve kirlerden koruyacaktır. 

* Yaşlanma sürecini yavaşlatacaktır.

 

Bağışıklıkla İlgili Yaygın Hastalıkların Bazıları...

 

* AIDS(Kazanılmış bağışıklık eksikliği sendromu) 

* Kanser ve tümörler 

* Alerjiler 

* Yiyeceklere karşı hassasiyet

 

Bozulmuş Bağışıklık Sistemi Belirtileri...

 

* Hazımsızlık 

* Şiş ve ağrılı bezler 

* Koku alamama,salgı yokluğu,solunum güçlüğü 

* Saç dökülmesi ve donuk saç rengi 

* Kırışık ve kuru cilt

* Sertleşmiş ve şiş eklemler 

* Dikkat bozukluğu,ilgisizlik,isteksizlik ve halsizlik 

* Depresyon ve irritabilite

 
MÜKEMMEL KADIN OLMAYIN !
 
Kategori: Sağlık > Ruh Sağlığı
              Toplum > Kadın
 
 
Mükemmel Kadın Olmayın!
 

“Mükemmel kadın” denildiğinde aklınıza ne gelir? Toplumun ve yaşamın üstüne yapıştırdığı tüm sıfatları eksiksiz yerine getiren kadın!

Mükemmel Kadın Olmayın!

 

İyi bir eş, anne, dişi, seksi, ev hanımı, iş kadını, dost, evlat, sevgili ve daha birçok şey olan mükemmel kadın, neden mutsuz olur? Çünkü bu kadınlar başkaları için yaşarlar!

Bir ilişkide kadın, eşinin hayatını gereğinden fazla kolaylaştırdığında, iyi bir iş yapmış olmaz. Her sorunu çözebilen, sorumlulukları üstünde taşıyan, düzeni koruyan ve bunun için insanüstü çaba gösteren kadın, karşısındaki erkeğin genetiğini bozar.

İnsan doğası almaya, tüketmeye eğilimlidir ve rahata çabuk alışır. Mükemmel kadın, her konuda başarılı olduğundan, karşısındakine yapacak bir şey bırakmaz. Armut piş, ağzıma düş! İlişkiler, paylaşım olmadan büyümez. Kadın ve erkeğin gelişimi, yaşamın getirdiği sorumluluklar, dersler ve çaba ile doğru orantılıdır. Çocuğunun okul ödevlerini kendisi yapan bir anne, evladının öğrenmesini ve yeteneklerini geliştirmesini engellediğinin farkında değildir. Aynı durum ilişkilerde de geçerlidir. Eşinin işlerini üstlenen, yapması gerekenleri onun yerine yapan, beceremediklerini bir şekilde halleden mükemmel kadın, mutsuz olmaya mahkumdur.

İşin garip tarafı, bu yapıdaki kadınların ilişkileri genellikle hayal kırıklığı ile biter. En çok aldatılan, terk edilen kadınlar, kusursuz kadınlardır. Neden aldatıldıklarını anlayamazlar. Üstelik, eşlerinin seçtikleri kadınlar, kendilerinden çok daha vasıfsız olanlardır. “Benim neyim eksikti?” Bu cümlenin cevabı havada kalacaktır, hatta şok etkisi bile yaratabilir ama eksik olan kusurdur.

İlişkiler paylaşım üzerine kuruludur. Mükemmel kadın, eşinin yapacaklarını üstüne aldığında, zaferlerini de elinden almış olur. Çaba göstermek, uğraşmak için ortada sebep bırakmaz. Heyecanı, hevesi kalmayan bir eş, doğal olarak gidip, kendini göstereceği, yaratacağı başka ortamlar arar.

Çevrenizdeki insanları bir düşünün. İçlerinde, mükemmel olduğuna inandığınız ama hala neden evlenemediğini ya da mutsuz bir ilişkisi olduğunu anlayamadığınız kişiler yok mu? Dışarıdan bakıp, dört dörtlük kadın dediklerinizle birlikte yaşadığınızı hayal edin. Hazır bir hayat. İlk başlarda çok keyifli gelse de, zaman içinde son derece sıkıcı, tek düze ve boş bir yaşam şeklini alır. İnsani egonuz zarar görür.

Mükemmellik, kendinden vazgeçmek demektir. Sürekli başkaları için yaşamak, onların ihtiyaçlarını gidermek, onların sevdiklerini seçmek ve hazırlamak, hep başkalarını düşünmek, mükemmel kadını kişiliksiz kılar. Kendi hayatından vazgeçmek, saçının her telini süpürge etmek, gereksiz özveri ve fedakarlık göstermek, karşı taraftan alkış ve takdir almaz. Düzenli olarak bunlar yapıldığı için, görevmiş gibi algılanır ve kıymet bilinmez.

Kusursuz ve mükemmel olmak, sadece zarar verir. Eşini, çocuğunu, kendini hatta dostlarını bile zor bir psikolojik sürece sokar. İlişkiler paylaştıkça değer kazanır ve keyif verir.

Mükemmel kadın mutlu olamaz. Başkalarının hayatını düzenlerken, kendine ait bir yaşamı unutur.

İnsan dediğin kusurlu olur. Hataları, yanlışları ile var olur. Mükemmellik, insana ait değildir.

Kusursuz veya mükemmel kadın olmayın. Bu sizi ancak, ruhsal köle ve yaşam hizmetçisi yapar.

 
EVİNİZDEKİ MİKROPLAR ve SAKLADIKLARI YERLER !
 
Kategori: Toplum
              Sağlık
 
 

Evinizdeki Mikroplar Nerede Saklanıyor?  





Evinizdeki mikropların bulunduğu sürpriz noktaları ve bunlarla ilgili neler yapabileceğinizi öğrenin.

Mizofobiniz mi var?

Kirlilikten korkan bir insan mısınız? Yalnız değilsiniz. Kirlilik korkusu yaygın bir korkudur ve bu korku yoğun programlar temizlik zamanını kısıtladığı, ev işlerini yapmayı güçleştirdiği sürece artmaktadır. 

Mikropların evinizde nerede olduğunu ve mutlaka temizlemeniz gereken yerleri bilmek bu korkudan kurtulmak için size yardımcı olacaktır.

Sağlıklı yaşam rehberiniz olarak size sunacağımız bu sürpriz noktalar hem temizlik yaparken işinizi kolaylaştıracak hem de evinizde rahatça ve sağlıklı bir yaşam sürmenizi sağlayacaktır.
 
 Mutfak Süngerleri

2007 yılında Uluslar arası Hijyen Konseyi araştırmacıları tarafından yapılan bir araştırmaya göre bir mutfak süngeri her santimetrekare için 134,000 bakteri taşımaktadır. Araştırmacılar Amerika’nın 32 farklı şehrinde 35 farklı evde bakteriler için inceleme yapmıştır.

Peki, süngerleri bu derece pis yapan şey nedir? Süngerleri birden fazla amaç için kullanmak oldukça yaygındır ve insanlar süngerlerini uzun süre saklamaktadır. Amerikan Arizona Üniversitesi’nin araştırmacılarına göre süngerleri uzun süre tutmak bakterilerin üremesine neden olmaktadır. Sünger nemli bir yapıda olduğundan üremek için oldukça güzel bir yerdir. Uzmanlara göre süngerlerde karşılıklı kirlenme söz konusudur.

Çiğ eti kesersiniz ve onu yıkarsınız, daha sonra başka bir tabağı alırsınız ve onu da aynı sünger ile yıkarsınız. Tipik bir süngerden Salmonella(besin kaynaklı bir hastalığa neden olabilir) ve ishal ve karın ağrısına neden olan Campylobacter(Kampilobakter) alabilme ihtimaliniz vardır.

Çözüm: olarak size süngerinizi haftada bir ya da daha sık değiştirmeyi öneriyoruz. Ya da onu düzenli olarak bulaşık makinesine koyun veya onu 15 dakika kadar çamaşır suyu ile ıslatın. Süngeriniz ne kadar pisse, çamaşır suyuyla o kadar fazla ıslatmak verimli olacaktır.

Mutfak Lavabosu

Uzmanlar ister boş olsun isterse bulaşıklarla dolu olsun mutfak lavabosunun mikrop yuvası olduğunu söylüyor. İnsanlar yemeklerini hazırlarken lavaboyu çok fazla kullanmakta ve Uluslar arası Hijyen Konseyi’nin yaptığı araştırmaya göre bu yiyecekler her santimetrekarede 500,000 bakteriden fazla bakteriye sahip olan mutfak atıklarına neden olmaktadır.

Çözüm: Yıkanmış bulaşıklardan kalan sabun köpüğünün bu mikroplarla baş edebileceğini düşünüyorsanız bir kez daha düşünmenizi öneririz. New York Üniversitesi Tıp Merkezi ve Uluslar arası Hijyen Konseyi uzmanları sabunun ya da bulaşık deterjanının lavabodaki bakterileri öldürmeyeceğini söylüyor. Onların önerdiği temizlik çözümü ise çamaşır suyu ve sudur. Mutfak için üretilen temizlik malzemelerini ya da ev yapımı bir çözüm olarak suyun içine dökülmüş bir çay kaşığı çamaşır suyunu yüzeye dökün ve 10 dakika kadar temizleyin.
 
Musluklar

Hem banyo hem mutfak muslukları mikrop tutucu yerlerdir. Uluslar arası Hijyen Konseyi araştırmasında mutfak musluklarının her santimetrekarede 13,000 bakteri taşıdığı ve banyo musluklarının da her santimetrekarede 6,000 mikrop barındırdığı bulunmuştur.

Çözüm: Mikropları derinlemesine inceleyen Amerikan Arizona Üniversitesi uzmanları muslukları her temizlediğinizde dezenfektan sprey kullanmanızı öneriyor. Araştırmacılara göre mutfakta bu temizlik günde bir kez, banyoda ise en az haftada bir kez mutlaka yapılmalıdır.
 
Ev Ofisi

Sürpriz: Evinizdeki çalışma ofisleriniz normal işyerlerinden daha da mikropludur. Son zamanlarda yapılmış bir araştırmada, araştırmacılar ciddi cilt enfeksiyonlarına neden olan metisilin-resistant Staphylococcus aureus (MRSA) sayısını saptayabilmek için işyeri ve de ev çalışma ofislerindeki ortalama bakteri sayısını karşılaştırmıştır.

Örnek için 60 ev ofisi ve 91 tane işyeri ofisi test edilmiştir. MRSA 15 ev ofisinde bulunmuş fakat hiçbir işyeri ofisinde bulunmamıştır.  genel olarak, ev ofislerinde işyeri ofislerinde olduğundan daha fazla bakteri bulunduğudur. Ev ofislerdeki ya da çalışma odalarındaki en mikroplu yerler klavye, mouse, telefon ve masaüstüdür. Uzmanlar ev ofislerindeki mikrop sayısının fazlalığını açıklamak için insanların ev ofiste daha fazla yemek yediğini ve çalışma masalarını bakteri kafeteryasına çevirdiklerini söylüyor.

Çözüm: Ev ofislerinizin yüzeylerinde haftada en az bir kez dezenfektan kullanmalısınız.
 
 
Klozet

 

Beklenildiği gibi Uluslar arası Hijyen Konseyi’nin yaptığı araştırmada en mikroplu alanın her santimetrekarede 3.2 milyon bakteriyle klozet (oturulan yeri değil) olduğu saptanmıştır. Yine de bazı uzmanlar mutfağın daha kirli bir alan olduğu konusunda ısrar etmektedir ve mutfak tezgahında klozetin oturağından yaklaşık 200 kat daha fazla pislikten kaynaklanan bakteri olduğunu eklemektedir.

 

Çözüm: Klozet mikropları bakteriler bir araya geldiğinde gelişen ince bir tabaka olan biyofilm oluşturmaktadır. Bu filmi klorin çamaşır suyunuz ve su ile temizleyerek mikropların üstesinden gelebilirsiniz. 

 
 
Banyo Küveti

Siz banyo yaptıktan sonra kalan sabun köpüklerinin küvetinizin temiz olduğunu sağladığını düşünmeyin. Uluslar arası Hijyen Konseyi’nin yaptığı araştırmaya göre küvetinizin giderinin kenarlarındaki her santimetrekarede yaklaşık 120,000 gizlenmiş bakteri vardır.

Çözüm: Küvetinizi sık sık banyo temizleyicileri ya da klorin çamaşır suyu-su karışımıyla temizleyin.
 
Duş perdesi

Amerika’nın Boulder bölgesindeki evlerde 6 aydan fazla bir süre araştırma yapan ve dört plastik banyo perdesinden biyofilm toplayan Amerikan Kolorado Üniversitesi uzmanları banyo perdelerinde bir araya gelen pisliklerin ve sabun köpüklerinin Sphingomonas ve Methylobacterium bakterileri oluşturabileceğini söylemektedir. Bu perdelerde birçok Sphingomonas ve Methylobacterium bakterileri bulmuşlardır ve her ikisi de özellikle HIV pozitif olan ya da enfeksiyonlara eğimli diğer hastalıkları olan insanların bağışıklık sistemi için tehlikeli bir durum oluşturmaktadır.

Çözüm: Banyo perdesinin düzenli olarak yıkanması ya da değiştirilmesi önerilmektedir.
 
Islak Çamaşırlar

Mikroplar çamaşır makinenizde neler yapıyor? Büyük ihtimalle diğer çamaşırları da kirletiyorlar. Bir yığın yeni yıkanmış çamaşır oldukça temiz gibi görünebilir fakat gerçekte öyle değildir. Amerikan Arizona Üniversitesi uzmanları Hepatit A gibi bağırsakla ilgili virüslerin yıkama sırasında kirlenmiş çamaşırlardan kirlenmemiş çamaşırlara geçtiğini bulmuştur.

Çözüm: Çamaşır suyu ve kurutma zamanıdır. Uzmanlar çamaşır suyu kullanımının yıkama ve kurutmadan sonra kumaşlardaki bulaşıcı virüslerin sayısını neredeyse %100 azalttığını saptamışlardır. Çamaşırları kurutma makinesine koymanın virüsleri azaltmaya yardımcı olduğu bulunmuştur ve daha sıcak suyla yıkama her zaman daha iyidir. Kalmış mikropları öldürmek için çamaşırları sıcak kurutma makinesine koymak da yararlıdır ve yetişkinlerin çamaşırları ile çocukların çamaşırları ayrı yıkanmalıdır.
 
 
Elektrik Süpürgesi

Elektrik süpürgesi temizlik için kullanılır fakat uzmanlara göre elektrik süpürgesi de kirliliğin kaynağıdır. Uzmanlar 30 süpürge fırçasını incelemiştir. Yarısında pislikten kaynaklanan koliform bakteriler %13 de E. coli bulunmuştur. E. coli ishale ve diğer sağlık problemlerine neden olabilir. Koliform bakteriler normalde hastalıklara neden olmazlar fakat sık sık diğer hastalığa neden olan organizmaların olduğu yerlerde bulunurlar. Uzmanlara göre elektrik süpürgeleri mikroplar için yemek yenilen yerlerdir.
 
Çözüm: Uzmanlar fırçalar için yapılacak fazla bir şey olmadığını söylüyor. Temizlik yaparken önce en temiz olan yerleri süpürün ve en pis olan yerleri en sona bırakın. Bu yolla bakterilerin çok fazla dağılmasını biraz engelleyebilirsiniz. Ayrıca torbasız süpürge kullanıyorsanız süpürdükten sonra ellerinizi yıkayın çünkü süpürgenin haznesinde bakteriler kalmış olabilir.
 
Yataklar

 

Uzmanlara göre yataklar ve yastıklar toz yuvaları olabilir ve bakteriler için bir depo haline gelebilir. Yataklarda ayrıca ter gibi insan salgıları bulunur. 

Problem nedir? Yatak odaları muhtemelen en büyük alerjik rinit sebeplerinden biridir. Tozdan kaynaklanan alerji de ayrıca bir problemdir. 

 

Çözüm: Yataklarınızın ve yastıklarınızın üstünü yatağınızı koruyabilecek şekilde örtün. Bu yatağınızı tozlardan koruyacaktır. En önemlisi de yatak örtülerini ve yastık kılıflarını düzenli olarak mikropları öldürebilecek sıcaklıkta yıkayın.

 
 
KOLA İÇTİĞİMİZDE VÜCUDUMUZDA NE OLUR !
 
Kategori: Sağlık
              Sağlık > Sağlıklı Beslenme ve Diyet
 
 

Kola içtiğimizde vücudumuzda ne olur?
 
İlk 10 dakika: 10 çay kaşığı şeker vücudunuza girer (Günlük almanız gereken şeker miktarının tamamı kadar). Fosforik asit tat alma duyunuzu keser ve aşırı şeker yüklemesinden dolayı kusmanızı engeller.

20 dakika:
  Kan şekerinizde ani bir yükselme olur, yüksek miktarda ensülin patlamasına neden olur. Karaciğeriniz vücudunuzdaki şekeri yağa çevirerek buna bir yanıt verir. Bu sadece bir kaç dakika içinde olur.

40 dakika: Kafein absorbsiyonu tamamlanır. Göz Bebekleriniz büyür. kan basıncınız yükselir, karaciğeriniz kana daha fazla şeker pompalamaya başlar. Beyninizdeki adenozin reseptörleri rehaveti önlemek için bloke olur.

45 dakika: Beyninizde dopamin salgısı artar. Bu tıpkı eroinin vücutta yaptığı tepkimelere benzer.

60 dakika: Kafeinin diüretik özellikleri baş gösterir (tuvalet ihtiyacı).Buda vücutta depolanmış kalsiyum, magnezyum ve çinkonun da beraberde dışarı atılması demek.

Bir süre sonra şeker ihtiyacını tekrar duymaya başlayacaksınız, kendinizi halsiz ve bitkin hissedeceksiniz. Vucüdunuzda kola ile aldığınız ütün su tekrar dışarı atıldığı için susuzluğunuz tekrar hissedeceksiniz. şekeri ihtiyacını takiben, kafein isteği de başlayacak (sigara da ki gibi)

 

 
DAMACANA SUYU ve SAĞLIK ÖNLEMLERİ !
 
Kategori: Sağlık
 
 

DAMACANA SUYU  


 

Damacana Suyunu 15 Saatte Tüketin

Çukurova Üniversitesi (ÇÜ) Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Fatih Köksal, ‘’son yıllarda kişi başına kullanım oranı artan damacanadaki suyun hava ya da güneşe maruz kalmasının, kişiyi ölümle sonuçlanan hastalıklara kadar götürebilen mikroorganizmaların üremesine neden olduğunu” bildirdi.

Prof. Dr. Köksal, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ”şişe suyu” olarak bilenen işlenmiş suyu sağlık açısından desteklediklerini, ancak kullanım süresi ve bekletildiği ortama dikkat edilmediğinde enfeksiyon hastalıklarına yol açabil diğini belirtti.

Şişe sularının, bulundukları ortam ve temizlik kurallarına uyulmadığı takdirde hepatit yapan virüsler dahil tüberküloz, ishal ve daha birçok enfeksiyon hastalığının oluşumuna zemin hazırladığını ifade eden Köksal, şunları söyledi:

”Vücudun yüzde 70′ini oluşturan su, vücutta bir elektrik cihazındaki kablo görevini üstlenir. Bu nedenle hücreler arası iletişim, enzimler, hormonlar ve bütün metabolizmayla ilgili faaliyetleri sağlayan suyun çok sağlıklı olması gerekir.”

Prof. Dr. Köksal, şişe sularının işlenmiş olması nedeniyle doğal olarak değerlendirilemeyeceğini ifade ederek, ”Teknolojinin yardımı ile her tür su işleme tabi olarak içilebilir niteliğe getirilebilir ve işlenmiş su olarak tanımlanabilir. Ancak, bunların da tıpkı diğer gıda ürünleri gibi raf ömrü vardır. Bu ömür, suyun ambalaj malzemesi, saklama koşulları ve işletme koşullarına bağlıdır” dedi.

Ev ve işyerlerin de çoğunlukla ”damacana” tabir edilen plastik şişelerde kullanılan suyun mutlaka serin, güneş ışığından uzak ve kuru ortamlarda saklanması gerektiğine dikkati çeken Prof. Dr. Köksal, şunları kaydetti:

”Su şişesinin etrafında suya ve ambalaj maddesine etki edecek kokulu maddeler bulundurulmamalı. Damacanadaki suyun hava ya da güneşe maruz kalması zararlı mikroorganizmaların üremesine neden oluyor. Su şişesinin kapağı bir kez açıldığında hava ile temas ettiğinden 10-15 saatte tüketilmeli. En fazla bir günde tüketilebilecek gramajdaki suyun kapağı açılmalı. Ev ve iş yerlerindeki kişi sayısı ve ortalama tüketim dikkate alınarak damacana suyunun gramajı tespit edilmeli. Bu durumda özellikle evlerde kullanılan 19 litrelik damacana suların kapağı açıldığında ne şekilde saklanırsa saklansın günlerce kullanılması sakıncalı.”

Prof. Dr. Köksal, suyun renksiz, berrak, kokusuz ve tatsız olanının tercih edilmesi gerektiğini belirterek, ”Çünkü suyun kokusunu, rengini ve berraklığını bozan mikroorganizmalar oluyor” dedi.

-POMPA KİRLİLİĞİ-

Prof. Dr. Köksal, birçok kişinin ev ve iş yerlerinde ‘’su sebili” diye tabir edilen cihazların yanı sıra pompalı damacana kapaklarının da bulunduğunu belirterek, şunları söyledi:

”Sebil cihazına yerleştirilen damacanadaki suyun kapağı da delindiği için havayla temas ediyor. Bu yüzden kullanım süresinde kriterler burada da dikkate alınmalı. Pompalı damacanaların ise pompa temizliğine dikkat edilmeli.

Bu pompaların kirliliği gözle de tespit edilebilir. Suya doğrudan temas eden pompa ve ‘cooler’ diye tabir edilen aparatının temizliği yapılmadığında havada ve ortamda bulunan mikroorganizmalar, kokular veya yabancı maddeler pompa üzerinde birikip suya bulaşacaktır. Bulaşan bu mikroorganizmalar zamanla çoğalarak kaplarda beyaz, yeşil ya da kahverengi kümeler meydana getirebilir veya suyun tadında ve kokusunda istenmeyen değişikliklere neden olabilirler.”

-KİŞİ BAŞI TÜKETİM-

Türkiye’de 2006′da kişi başı 91 litre olan işlenmiş su tüketiminin, geçen yıl 100 litreye ulaştığını belirten Prof. Dr. Köksal, Avrupa ülkelerinde ise bu miktarın birkaç katı olduğunu belirtti.

Prof. Dr. Köksal, gelir ve eğitim seviyesi yükseldikçe şişe suyuna da talep artacağından sağlıklı suyun kriterlerinin de herkesçe bilinmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

 
KAN UYUŞMAZLIĞI (Rh/rh UYGUNSUZLUĞU)
 
Kategori: Sağlık
 
 

KAN UYUŞMAZLIĞI (Rh/rh UYGUNSUZLUĞU)      
 
 
Anne kan grubunun Rh(-), babanın ise Rh(+) olması durumunda Rh uygunsuzluğundan bahsedilir. Bu çiftlerde bebek Rh(+) yada Rh(-) olabilir, bebek Rh(-) ise bir problem olmaz fakat bebek Rh(+) ise kan uyuşmazlığı Rh immunizasyonuna ve bazı sorunlara yol açabilir.
Anne kan grubunun Rh negatif, babanın ise Rh pozitif olması dışındaki hiç durumda kan uyuşmazlığı olamaz.

Rh uygunsuzluğu varlığında eğer bebek de pozitif ise gebelik yada doğum esnasında anne kanı ile bebeğin kanı temas eder ve anne kanına bebek kanındaki eritrositler (kırmızı kan hücreleri) geçer. Bu eritrositler üzerinde bebeğe ait Rh antijenleri vardır. Anne buna anti Rh antikoru üreterek cevap verir. Bir sonraki bebek eğer Rh (+) olur ise anne kanındaki bu ilk gebelikte oluşmuş anti Rh antikorlar bebeğe geçer ve bebeğin kanında eritrositlerin parçalanmasına ve bebekte kansızlığa (anemi) neden olur.
Doğum ve gebelikte oluşabilecek aşağıdaki durumlar bebek kanının anneye geçmesine ve annenin bunlara karşı antikor oluşmasına sebep olabilir. Bu durumlar:
Düşük, kürtaj, dış gebelik, amniosentez, CVS, kordosentez gibi girişimler yapılmasıdır.
Bu durumlarda da annenin etkilenmesini önlemek amacıyla 72 saat içerisinde Anti-D iğnesi yapılmalıdır.

Kan uyuşmazlığı (Rh/rh uygunsuzluğu) olan hastalarda ilk kontrolde indirekt coombs testi (İCT)'nin negatifliği halinde düşük ihtimalle olsa da antenatal dönemde Rh izoimmunizasyonu gelişme olasılığı nedeniyle, 20. haftadan itibaren dörder haftalık aralıklarla İCT tekrarlanmalı dır. İCT'i negatif olan gebelere, öncelikle 28. haftada 300 mikrogram anti-D gamma globulin (halk arasında uyuşmazlık iğnesi denir) ile proflaksi yapılmalıdır. Bu dönemde proflaksi uygulanmasının amacı doğuma kadarki 12 haftalık süre boyunca oluşabilecek fetustan-anneye kanamaları karşılayabilmektir. İmmunize olmamış bir gebede proflaksi için en önemli dönem doğumdur. Doğumu takiben bebeğin kordon kanından direkt coombs testi (DCT) ve bebek kan grubu çalışılmalıdır. DCT'nin negatif ve bebek kan grubunun Rh(+) olması halinde anti-D immunglobulin tekrarlanmalı dır. Doğumdan sonra bebeğin kan grubu pozitif ise ilk 72 saat içinde yeniden anti-D gamma globulin iğnesi yapılmalıdır. Bu annede antikorların oluşmasını engelleyerek bir sonraki gebeliğin bu antikorlar tarafından etkilenmesini engeller. Rh uygunsuzluğunda ilk gebelikte bir sorun oluşmaz.

Kan uyuşmazığında eğer bebek etkilenmiş işe anneden geçen anti-Rh lar bebeğin kan hücrelerinin parçalanmasına ve çökelmesine neden olur. Bu durumda bebekte kansızlık yani anemi görülür. Buna bağlı olarak ultrasonda bebekte hidrops adı verilen durum tespit edilir. Bebekteki anemi sonucu kalp yetmezliği ve vücut boşluklarında biriken sıvı hidrops tablosunun nedenidir. Hastalığın şiddetine ve yok edilen kan hücrelerinin miktarına bağlı olarak bebekte anne karnında ölüm dahi görülebilir.

İCT testinin pozitifliği durumunda ise titrasyon çalışılmalıdır. 1/16 ve altındaki titrasyonlarda fetus için intrauterin dönemde risk yoktur. Bu durumda ikişer hafta aralıklarla İCT'ni tekrarlamak yeterli olacaktır. İCT pozitifliği 1/16'nın üzerinde olmadıkça gebeliğe müdahale edilmez. Sadece artık izoimmunizasyon gelişmiş olacağından proflaksi gerekmeyecektir. Titrasyonun 1/16 üzerinde olması durumunda etkilenmenin ciddiyetini araştırmak için amniosentez, kordosentez ve USG gibi ileri tetkiklere geçilmelidir. Hastalık ciddi düzeyde ise anen karnında bebek kanını değiştirmek gerekebilir.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın:
ÜYE GİRİŞİ
 
Kullanıcı adı:
Şifre:
Reklam
 
ONLİNE ÜYELER
 

widgeo

HAVA DURUMU
 
MAGAZİN DERGİLER